“GEÇMISTEN BUGÜNE” SEMINER KONUSMALARI
Fikret OTYAM
Gazeteci-Yazar
Gurbane... Bu, Kürtçe kurban olayim demek. Otomobildeyiz, yumurtayi pisirecek sicak var. Diyarbakir'dan Ceylanpinar'a gidiyoruz. Yanimda Ibrahim aga isimli tatli dilli bir yolcu var. Bozuk Türkçesiyle yarenlik ediyoruz. O kadar çok sey anlatti ki hangi birini yazayim? Su öyküsünü unutmayacagim: Bir Tarim Bakani, Dogu'da bir köye gider. Köyün agasi ne bakandan anlar, ne milletvekilinden. Çevredekilere sorar, kim bu, ne is görür? Tarim Bakanini uzun uzun anlatirlar, ne is gördügünü sayarlar, ama aga bir türlü anlamaz. Bir örnek verirler, derler ki, “hani bizim tarladaki fareler var ya, onlari öldüren, zehirleyen memurlar var ya, iste o memurlarin agasidir.” Aga hemen dogrulur, sag elini gögsüne kor, Bakani selamlarken söyle der: "El gurbane, hükümeti partiyi demokrasi agayi memuru misko" (Demokrat parti hükümetinin fare öldüren memurlarinin agasina kurban olayim.)
Devlet yolu güzeldi, birden yol bitti... 20'ye yakin taksinin, özel arabanin, kamyonun ardi ardina siralandigi bir yerde durduk. Yolun kenarinda bir agaç gölgesine serilmis insanlar vardi. Sicak gölgeye siginmis, sandalyeye ters oturmus, resmi giysili bir zabita memuru, hareket ederken, aracimizi görünce hemen düdük çalmaya basladi, sonra bagira bagira bir sey söyledi. Soföre dedim, “ne diyor bu adam yahu?” Soför gülmeye basladi, “sen Arapça bilmezsin?” “Bilmem.” “Yol kapali, geçilmez” diyor. “Peki bu adam kimdir?” “Kiyafeti görmiyisin, memuru zabita.”
Burasi Mardin'di... Yol onarildigi için gidis dönüs saatleri ayrilmis, düzen bozulmasin diye bir zabita memurunu dikmisler, o da emirler veriyor. Siramiz gelince, bir yani uçurum, tekerlerin arasina kadar bembeyaz tozlu yoldan Mardin'e girdik. Ilerde güzel bir çesme var, basinda oturduk. Çesme basi insan ve esek dolu. Çocuklardan birisine kalabaligin sebebini sordum. Benim dedigimi ve onlarin dedigini - aciyla yaziyorum - ben anlamadim. Tanri inandirsin, bir tane Türkçe bilen yoktu. Kazik kadar adamlar dahil, ben sordukça basliyorlar pismis kelle gibi gülmeye, siritmaya. Sulari doldurduktan sonra eseklere yükleyip Mardin'in içini tuttular, keyifli keyifli, Arapça-Kürtçe karisimi bir türkü tutturdular, eseklerin zilleri türküye uygun... Basinda genis, büyük bir tepsi bulunan, altinda bacak kadar bir çocuk, avazi çiktigi kadar bagiriyor: “Loziye, loziye” Nedir o? “Monrki, türki.” Soföre sordum, o tercüman oldu, çocugun dediklerini anlatti, loziye badem ezmesiymis. Mardin'e ait ilk gözlemlerim bunlar. Içime bir ates basti, kendi kendime suçlulari aradim durdum, ta Ceylanpinar'a kadar...
Sevgi ve selamlar Sayin Valim, Belediye Baskanim, beni unutmayan Basin-Yayin ve Enformasyon Genel Müdürüm. Bana bu olanagi tanidiginiz için hepinize çok tesekkür ederim. Yine GAP bölgesinin yedi iklim dört kösesinden gelmis benim gibi genç meslektaslarim. Size de sevgiler.
Benim 1953'deki ilk röportajim Mardin ile ilgili. Yani 48 yil önce yazdigim Mardin... Bir de bakiyorsunuz, zalimce geçiyor zaman. Ankara'dan uçaga biniyorsunuz, bir buçuk saatte Mardin'e geliyorsunuz. Sizi özel arabalar bekliyor ve komiktir, meslek icabi çok yattik polis karakolunda, misafir ettiler bazi geceler. Bu sefer de çok lüks polis evlerinde agirlandik, çok keyiflendim. Zaman böyle geçiyor, rüya gibi. 1953 yilinda benim ilk gezim oldu Güneydogu Anadolu'ya. Ben bir Orta Anadolu çocuguyum. Dünya gazetesinde çalisirken, o yil Istanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünü bitirmistim. Saygi ile rahmetle aniyorum, Atatürk'ün yakin dostu Falih Rifki Atay benim isverenimdi. Bana, Otyam diyemedi, “Okyat Bey” derdi, ben de bozmadim adami; “Okyat Bey, çok yoruldunuz, size bir bilet alalim, Hopa'ya kadar gidin, gelin...” “Efendim, ben Orta Anadolu çocuguyum, Doguyu görmedim.” “Ne yapacaksin Dogu'da?” dedi. Sudur budur, izin çikti, kendimi kamyonda buldum. Birecik Köprüsü yoktu, sallarla geçtik. Urfa'ya ayak bastigim zaman, 48 yil önce, bende bir sevda basladi... Sonra buralari dolastim, o sevda 48 yildir devam ediyor... O nedenle, sevdanin da geregi olarak bugün de buradayim, çok mutluyum.
Halelbagrir diye bir köye gittim. Suyum bitmisti, ayni 1953 Temmuz'unda oldugu gibi... Biraz ögreniyorum, “may” dedim. Matarada su bitmis, ortaligi bir telas kapladi. Bes dakika sonra, peskirden süzülmüs, buzlu cam gibi olmus kirli bir bardakta bulanik su geldi. Bir yudum aldim, içemedim, döktüm. Lanetlermis gibi baktilar bana. Firat asagida gürül gürül akiyordu. Çok koydu bu bana, insanlarin susuzlugu... Dedim, “ey kekolar (Kürtçe kardesler), bekleyin, sabredin be! Bir gün bu Firat'a gem vurulacak, siz de her insan gibi nasibinizi alacaksiniz, tarlalariniz dudaklariniz gibi çatlamayacak, sabredin, a kekolar, bunu görecegiz.”
Bir naçiz gazeteci olarak, 1953 Temmuz'undan beri bu isin takipçisi oldum. Keban Barajinin temel atma töreni... Ondan sonra barajlar yapilmaya basladi, bir tanesi de, adi güzel Atatürk Baraji... Parasizdim, temel atma törenine gidemedim, emekli olmustum. Zamanin Basbakani Sayin Demirel'e bir telgraf çektim. “Süleyman Bey, bir mala harç da benim için at” diye. Sonralari sik sik gider olduk. Sanki o koca, güzel, canim projenin yapimcisi benmisim gibi, sorumlusu benmisim gibi her isine karisir oldum. O zamanlar kahvelere dinamit atiliyor, gençleri öldürüyorlar, “yahu kardesim, GAP'ta dinamit bulamiyorlar, baraj yapacaklar, getirin dinamitleri oraya atalim. Kahveye niye atar adam öldürürsünüz?”
Yillar geçti, Sayin Demirel'le ben GAP'in yapimi disinda hiç uyusmadik. Ne politikasi, ne dünya görüsü... Ama bir yerde bir müsterek askimiz vardi, o da Güneydogu Projesi. Süleyman Bey için, Basbakan için çok agir yazilar yaziyordum Cumhuriyet'te.
Daha öncesini de anlatayim; bir açilis vardi Ankara'da. Orada bir adamla tanistim, “Bu morrison Süleyman mi?” dediler. Adam basladi bana Güneydogu'nun susuzlugunu anlatmaya. “Beyefendi, yahu sen politikaya atilsana” dedim. “O adam”, Genel Baskan oldu Adalet Partisi'nde, sonra Basbakan Yardimcisi, Basbakan... Mücadelemiz devam ediyor. Bir adam daha var, benim dostum, Parlemento'da... Erzurum'a giden her gazetecinin her çilesini çeken Turhan Bilgin, Nazmi'nin babasi... O da Parlamento'ya girdi, milletvekili oldu ve Devlet Bakani oldu, arkadasimiz, canimiz cigerimiz... Ama is baska, dostluk baska. O Devleti temsil ediyor. Artik bizim için, “Lan Turhan Bilgin, yahu, falan” yok; o milletvekilidir ve Devlet temsilcisi... Turhan beyi rahmetle, saygiyla aniyorum. Hem Süleyman beyi çok seviyor, hem beni çok seviyor. Ne ondan vazgeçiyor, ne benden. Bizi baristirmak istiyor. Ben hayvanlari çok seviyorum, tabii insanlarin hepsi bas tacim, renk, cins, irk, mezhep tanimadan... Ama hayvanlari da çok seviyorum. Apartmanda ceylan besleyemeyecegime göre, muhabbet kusu besliyorum. Bütün dünyada muhabbet kusunun kirmizisi çok azdir. Ben de tutturdum, sariyla yesili çiftlestiriyorum. Turhan bey dedi ki, “Otyam, Beyefendi'de kirmizi var.” “Yahu Turhan, istesene bana tohumluk alayim” dedim. “Sen kendin iste” dedi. “Ya, beni baristiracaksin degil mi?” dedim. “Sen söyle, ben utanirim” dedi. Bu kadar adamin aleyhinde yazi yazdik, “bana kus ver” olur mu? Bir gün, “Turhan Bey, Sayin Bakanim ne oldu?” dedim, “söyledim Otyam” dedi. Senatoda büyük bir kavgali oturum var, Süleyman Bey alip alip vuruyor, onlar ona bagiriyor, çiktilar. Ben de rahmetli Semsi Kuseyri vardi, gazeteci agabeyimiz, onunla beraber merdivenin basindayiz, Süleyman Bey de çikiyor, “beyefendi, benim kirmizi kus ne oldu” dedim, -sirasi mi simdi onun- adam sasirdi, “ne kusu” dedi, “muhabbet.” “Sana kirmizi kus bulacagim” dedi, yürüdü gitti... “Yahu Semsi agabey, burada bir yanlislik var, adam kizdi” dedim. Orada is karisti, Süleyman Bey de kusbazdir, kimse bilmez onu, kirmizi kanarya varmis, sevgili Turhan muhabbet kusuyla karistirdi
Simdi bu GAP, benim projem oldu. Ben Süleyman Beye takilirdim, “Beyefendi, ben 1953'de geldim Harran Ovasina, sen 55'de geldin. Benim iki sene önceligim var, Sen GAP'in babasisin, ben üvey babasiyim.” Gerçekten o kadar agir yazilara ragmen, açilislara götürürdü. Uçak havalandiktan sonra gelir, “hos geldin” derdi. Bir gün, “Otyam benim onur konugum, çünkü o GAP'i seviyor” dedi. 1979'da Cumhuriyet'ten emekli oldum, Gazipasa'ya yerlestim. Her açilis törenine çagirirdi. Bazen, “beyefendi, benim isim, gücüm var” derdim. Zorla, gene giderdik, hep böyle açilislara gittik.
Sadece ben gezmedim 1953'den beri, çocuklarim yürümeye basladi, onlari da dolastirmaya basladim pesimde. Burayi gezenlerden birisi simdi aranizda, o da meslektasiniz oldu. GAP Idaresine girmis iki üç ay evvel, basinla iliskili, sorumlu bir hanimefendi, Döne Otyam burada... Komiktir söylemesi, dün Sayin AA Genel Müdürüne, “yahu benim kizin görevi neydi sizin orada” diye sordum, “benim muavinim” dedi, AA Genel Müdür Muavini... Biliyorum da, istifa etmis olabilir iki gün içinde, ondan sonra siz beni ayiplarsiniz, kizi ayrilmis da haberi yok diye. Su anda o da Genel Müdür Muavini.
17 Haziran 1973'de, sabah dokuzda Mardin Hükümet Konagina geliyoruz. Biz Ceylanpinar'dayken haber geldi, Kiziltepe'de vukuat var. “Yedi kisi, bir milletvekili dahil, öldürüldü.” Araba bulup geldik, cesetler kaldirilmis, polis kimseyi içeri sokmuyor. Telsizden Mardin Valisini aradim, bizi aldirdi. Esi de Istanbul'daymis, bizi orada misafir etti. Sabah Elvan'la Valilige gidiyoruz -simdi güzel bir bina, yarin görecegim orayi- alti Cezaevi, Adliye orada, Emniyet orada, yukarisi da Valilik... Pencereden baktiginiz zaman mahkumlari görüyorsunuz, dolasiyorlar bir asagi bir yukari. Girerken bir patirti, bir gürültü, bir çagrismak falan. Ne oluyor? Dört yasinda Yusuf diye bir çocugu, kan davasindan, çesmede su içerken öldürmüsler. Hemen arkalarindan hastaneye geldik, bende, süper sekiz diye film makineleri vardi, o kamera var, hastaneye geldik, içeri girdim. Yusuf denilen dört yasindaki çocukta dört tane delik var. Bir damla kan çikmamis bedeninden. Ali isminde bir çocuk, okula gitmemis, orada bir agita basladi. Bu süper sekizler benim için bir hazine, bunlari simdi videoya aktardim. Bunlar benim çektigim acilardan birisi.
Buraya geldigimde, Basin-Yayin kayitlarina göre üç yillik gazeteciydim. Sari Basin Kartim da vardi. Bu sevdami sürdürdügüm için kendimi çok mutlu addediyorum, çünkü bu insanlarin suya kavustugunu, bu insanlarin mutlulugu yasadigini gördüm, o kanallardan Harran Ovasi'na su aktigini gördüm, bir mevsimde dört ürün alindigini gördüm. Bu benim için büyük bir mutluluktur. Bazi köylere ulasilamiyordu. Keban'in oradan, traktör iç lastigi ile yapilmis bir salla, simdiki Karakaya Baraji'nin yapildigi yere kadar salla aktim. O “Asi Firat” röportajinda bir açikgözlülük etmisim, yoksa simdi burada olamayacaktim. Koca Firat, azgin Firat... Ankara'da Dördüncü Hava Kuvvetlerinden bir can yelegi aldim, bayagi yelek gibi giyilir, çekildigi zaman otomatikman siser. Salimiz üç kere alabora oldu, beni, Hava Kuvvetleri'nin o cankurtaran yelegi kurtardi... Simdi, “niye gittiniz?” diyeceksiniz. Rivayet var, “oraya baraj yapilamaz, daglarda çatlaklar var.” Sana ne? Sen yapimci misin, mühendis misin, mimar misin, nesin? Devlet Su Isleri Genel Müdürü müsün? Hayir. “Oranin isi benden sorulur” diyorum. Ben bu halkin gözü, kulagi, dili... Her seyi benden sorulur diyorum, ben sorumluyum. Ölüyordum o yüzden. Yillar sonra, benimle 25 yildir buralari karis karis gezen ve fotograf çekmeme de yardim eden esim Filiz ile Karakaya Baraji'nin santiyesine geldik bir gece yarisi. Oradaki ilgili mühendis arkadas, “Firat agliyor Otyam” dedi. Niye? dedim, “baraja tutuldu burada” dedi. Bir görelim sunu dedik, yemekten sonra indik. Gerçekten, akinti yapilan kanallardan bir ugultu geliyor. Yillar evvel, “sen baraja tutulacaksin, agla bakalim, önüne kattigin evleri, köyleri, insanlari götürmek yok” demisiz... O Baraji gördügüm zaman agladim. Orada ölüyordum. Koca Baraj, isiklar, su toplamis ve bura halki için Devletim güzellikler yapiyor, buna gülünmezdi. “Filiz beni çimdikler misin?” demisim. Ne olacak yahu, rüya mi görüyoruz? Bundan kaç sene evvel surada ölüyordum. Orada kafayi çektim, zurna gibi oldum sevinçten. Sonra açilisina gittik.
Bir baraj daha yapiliyor, Süleyman Bey, “gidiyoruz oraya” dedi. “Beyefendi ben gelemem, isim var” dedim. “Ya ayip, bakacagiz oraya” dedi. Basbakan Yilmaz, Meclis Baskani Çetin, Cumhurbaskani Sayin Demirel, bir de ben. Simdi, gazetede bir fotograf var, renkli, Milliyet'te çikmis. “Dört büyükler Baraji teftis etti” diye. Girgir geçmisler meslektaslarim. “Ne diyorsun bu islere?” dedi. Simdi ne diyeyim? Koca Cumhurbaskani... Milletin anasi gevremis sicagin altinda. Barajlarin etrafina agaç dikin, ben bunu anlatamadim yillardir. Anlatamadi yillardir... “Beyefendi, bunu da gördüm, ölsem de gam yemem” dedim. Kizdi bana Cumhurbaskani, “kardesim, niye ölüyorsunuz yahu, iki sene sonra gene beraber açacagiz, kurdeleyi kesecegiz” dedi. Ben kisa kestim lafi.
Barajlarin da insan gibi ömrü var, doluyor. Iki yil evvel uçaktan geçerken baktim, Firat kahverengi akiyor. O barajdan o baraja. Tut ilçesinde, vefakar Dogu halki, tek meydanina, alti yüz senelik bir çinara tabela çakiyorlar; Fikret Otyam Meydani diye... Zübeyde Hanim Caddesi'ne gittik, Adiyamanli meslektaslarim geldiler. Hos geldiniz gazeteci arkadaslar. “Bizim Adiyaman” diye, kirmizi mansette, gazete boyunda bir gazete.
Ne kadar atik varsa Atatürk Barajina akiyor, -bagislayin pislikler ve kimyasal atiklar Atatürk barajina-. Bunca yil ugras ugras, bu halka pislik karismis su içir... Allahtan reva mi bu, olacak sey mi? Ben bu isi 1 Agustos 1999'dan itibaren yazmaya basladim.
Efendim, simdi tabii iskencenin her türlüsü yasaktir. Su anda bana iskence yaptiriyor Basin-Yayin Genel Müdürlügü. Yarim saatte 50 yili ben nasil anlatayim? Onun için, bagislayin, aklima ne gelirse...
Cumhuriyetin 75. yildönümüydü ve Cumhurbaskani en büyük ödülünü Plastik Sanatlarda bana verdi. 15-20 kisilik jüri, tiyatrodan Yildiz Kenter, Vakiflar adina Eczacibasi. Oraya gittik, Plastik Sanatlarda Devlet Sanatçisi olmusum. Hemen AA'ya bir demeç verdim; “Ben bu ödülü almayi onursuzluk addediyorum, bu sanatçilar arasinda ikilik yaratir, bilmem ne olur...” Asagi yukari 300 kisi var. Sovyetler Birligi'nde bu kadar Devlet Sanatçisi yoktur. Efendim, son mercii, imza sahibi olarak Süleyman Bey oldugu için, müthis üzülmüs buna. “Bunu bana nasil yapar” demis ve bana darildi.
1 Agustos 1999 tarihinden beri Aydinlik Dergisine her hafta, kimyasal atikli pislik karismis su hikayesi verdim. Halk bunu içiyor. Urfa'da ATV'nin muhabiri gazeteci arkadasim ikide birde film gönderiyor, ben televizyondan seyrediyorum. On günlük, yirmi günlük, bir aylik bebeler, su kadar kefenle gömülüyor. Ankara'dan heyetler geldi. Ölüm sebepleri anlasilmadi. 20- 25 çocuk öldü. “Bu kimyasal suyu içiyorlar” dedim, kiyameti koparttim. Insanlar ölüyor. Inanir misiniz? Bana darginligindan sahip çikmadi. Ben de ona o zaman gönül koydum. Rahmetli Turhan'da gelse, artik barismam. Çünkü bana bes ay sonra bir tekzip geldi köskten, benim dediklerime yanit gibi. Inanin, burada, Adiyaman'da meslektaslarim var, Kahta, Samsat bu sulari içiyor, 22 köy ve bir ilçe. Adiyamanli meslektaslarim ve ileri gelenler, “Adiyaman Çevre ve Tanitma Platformu” kurdular, bu isle savas için. Bana da vefa örnegi gösterip Onursal Baskanlik teklif ettiler, tabii çok sevindim, kabul ettim. Bana bir de çok aci bir görev verdiler. Ben ressamim ama grafik yapmayi da çok seviyorum. Hayatimin en aci afisini yaptim buraya gelirken, bu basilacak, her tarafa gidecek; bunu görmenizi istedim. Keske böyle bir afis yapmasaydim, yaptirmasalardi. Bunun savasini mi veriyoruz? Çünkü, iki yil evvel, ilk göz agrimiz Keban Baraji'nin 800 milyar belediye borcu nedeniyle arabasina varincaya kadar haczedilmisti. Simdi Mardin'in Sayin Belediye Baskani'na, “bu Yerel Yönetimler Yasasi ne oluyor?” diye sordum. Bir de onu yaziyorum, bu yasa çiksin, belediyeler is göremez oldu, halka yardim yapamaz oldu. Yani rezalet bir durum, birsey yapamiyorlar. Ama yapilmasi lazim, bu halka bunun reva görülmemesi lazim. “Sen de göremezsin Otyam, ben de göremem bu yasanin çikacagini.” Vergileri artirdi diye cayirti koptu. Niye yapmazlar, niye etmezler, kim yaptirmaz, neden yapmazlar ben bunun içinden çikamadim. Simdi bütün çabam, Atatürk Baraji pislik gölüne dönüstürülmesin, adina saygisizliktir. Onun yaninda yasayan, buradan su alan insanlarimiza saygisizliktir ve insanlik disi bir istir bu. Aritma tesisleri yapilamiyor, yedi trilyondu, simdi yirmi bes trilyona çikiyor aritma tesisi. Insallah yapilacaktir, ben görürüm, görmem, önemli degil ama bebeler artik bu pislik karismis sulardan ölmesin diyorum.
Bir acim daha var, Orta Anadolu çocuguyum dedim. Aksaray benim dogum yerim. Aksaray Ankara'ya 220 kilometre; iki günde giderdik Hasim Aga'nin Opel kamyonuyla, kamyonun üstünde hep, “Allahim, ne olur lastik patlasin” derdim. Nerede biliyor musunuz? Tuz Gölü'nün yaninda. Nasil parlardi. Ben Ulu Irmagi gördüm en büyük su olarak, bir de Tuz Gölü'nü. Ay zamani gümüs gibi parlar. Simdi bir de bununla mücadele ediyorum. Konya'dan atik sular 180 kilometre kanalla o pisligi Tuz Gölü'ne akitiyorlar. Türkiye'nin tuz ihtiyacinin yüzde 60'ni bu göl karsiliyor ve hepiniz o tuzdan aliyorsunuz. Yani olacak sey mi? Ve bir gün Antalya'da gazeteyi açtim, Hürriyet Akdeniz ekinde bir haber; Gazipasa Belediye Baskani Bekir Akyol'un aci bir haberi: “Içme suyu tamamen kanserojendir, içilemez.” Orada seracilik var, korkunç sekilde tarim ilaçlari yapiliyor ve kuyulara inmis, damarlara. Su tahlili “kesin olarak içilmez” diyor. Simdi ben burada Adiyaman'a acirken, Tuz Gölü pislikle doluyor diye ugrasirken, Gazipasa'da kimyasal atikli su içiyoruz. Demek ki dogru dürüst su içmek için para olacak, “Hayat Su” içeceksin... Bu olmaz, ben buna isyan ediyorum ve yazilarimda da hep bunlari islemeye çalisiyorum.
Bir gün, rahmetli, saygi ile aniyorum, güzel bir Cumhurbaskaniydi, Fahri Korutürk'e bir dilekçe gelmis, bir kopyasini da bana göndermisler. Bir çok asiret var, göçerler, onlardan birisi. Bunlar, 2500 nüfuslu, -saçi olmayan, kel Ali derdik, onlarin bir asiret reisi var, simdi oglu o isi yapiyor, Antep ve Diyarbakir'da. Bir de onlara sahip çiktim- Beritan Asireti... Filizle beraber yollara düstük, atla, katirla, esekle falan. Serafettin Daglarina çiktik, oralarda kaldik dört-bes gün. Akil almaz isler basima geldi ve bunu yasadik. Çadir kocaman, yemek bekliyoruz, benim yanimdaki makineyi kizin biri almis, çadirin arkasina götürmüs. Gökyüzünden bembeyaz, çok parlak bir sey geliyor, ama makine nerede, yok makine... Üstümüzden geçti gitti. Sonra ben bunu Memurlar Kulübünde anlattim, dediler ki, bir kere daha oldu, deprem oldu. Ben de girgir geçmeyi severim, büroya geldim, ‘”ki-üç gün sonra o taraflarda deprem olacak” dedim. Hakikaten yer yerinden oynadi, büyük bir deprem. Sonra dediler ki, “Fikret bey, seni bir yere götürmek isteriz. Çobanin dili tutulmus, çok isik saçan bir alet inmis, sekiz-on tane koyun kavrulmus ve o aletin indigi yerde bütün otlar kurumus, yanmis, uzaydan geldiler, falan.” Bingöl depremi iste o tarihte oldu. “Sen nereden biliyorsun” dediler, o geçti mi deprem oluyor.
Bütün ilkbahar, yaz, sonbahar, kis, bu halkin derdine derman olmaya çalistim. Beritan Asireti için de tastamam 7 yil ugrastim. O Ali'nin çekigini bir Allah bilir, bir de Filiz bilir. Gitti geldi, gitti geldi, dilekçeler, bakanlar falan, en nihayet bunlar yerlestiler yedi köye. Bir kez, “bunlardan alacagim var benim, bedava çalisir miyim ben 7 yil. Bir bardak ayran içmeye gittim, yapilan o evlerden biri, affedersiniz tuvalete girecegim, tuvalet kapinin yaninda, disarida. Iterim kapi açilmaz, yahu kardesim, içerde kim var? Yok kimse. Kafami soktum, simdi bakin, gelin bu müteahhite 50 vurup bir saymayin, teslim alana 100 vurup bir saymayin; Lavaboyu koymus, sisman adam tuvalete giremez, altina eder kapida ve duvarlar yarilmis. Bunlar hayvanci, ahir yapilmamis. Allahim, yarabbim. Bir gün yine, 1979 yilinda, veda ziyaretine gidiyorum. Cumhuriyet'den ayrilmaya karar verdim. Canimin içinde candan usandirdilar. Ben ayriliyorum dedim, çünkü katil olacagim resmen. Abdi Ipekçi öldürüldügünde, devletim beni yakin korumaya aldi. 15 sivil polis, nereye gitsem yanimda. Biz kari koca balik pisirecegiz, kapida polis bekliyor. Burnuna kokar, adamin bir yeri siser, et, pirzola öyle. Hadi masalar, termosla çay, kahve, bir de Aziz Nesin'in kitaplari, gece lambasi. Giderken yürüttüler Aziz'in imzali kitaplarini. Valiye dedim ki, bana bir tabanca verin. Aklima koydum, Gazipasa'ya tasinacagim. “Olur” dedi, iki saat sonra 7.65 bir Kirikkale sahibi oldum. En iyi zamaninda, böyle zirvedeyken, “ben gidiyorum, eyvallah dostlar” dedim, çekildim gittim Gazipasa'ya. Fakat benim aklim fikrim burada. Yine gelip gitmeye basladik. Efendim, eksik olmasin Harran'lilar, devletim de beni seviyordu aksiligime ragmen. Koca kütüphaneye benim adimi vermisler. Biz gelip gittik, bu isin takipçisi olduk. Dedigim gibi, en büyük acim su Atatürk Baraji. Eger burasi pislikten kurtulmus, masmavi göl olmadan ölürsem, gelin gözüme bakin, onlar açiktir. Ve bütün yazar dostlarima rica ediyorum, yalvariyorum, lütfen, bu ise sizler de sahip çikin. Çünkü demin Nazmi'nin dedigi gibi, ikinci sayfalar fuhus sayfalari oldu basinda. Ikitelli'ye tasinan o Babiali basini, simdi Babiadi... Geçenlerde yazdim, “ey Taliban, senden bir ricam var, gel sen su herifi bize ver, biz de sana Ibrahim Tatlises'i, Hülya Avsar'i, bir de nedir, dansöz sevgilisi var, onu verelim, siz de kurtulun, biz de kurtulalim.” Yani illallah kardesim, nereyi açsan bu yahu, baska haber mi yok? Ikinci sayfalarda eskiden ne güzel görüsler, okuyucu mektuplari vardi, bunlar yok. Hepsinin renkli fotograflari. Bu da halka reva degil. Bütün bu basin batsin diyorum yahu, böyle gazeteye ne gerek var? Nitekim de Allah bana o günleri gösterdi, batiyorlar efendim.
Burada fotograf çeken arkadaslar var, onlar merak ettiler. Ben mümkün mertebe flas kullanmayi sevmedim. Diyeceksiniz ki, “sen ressamsin, fotografçilikla ne ilgisi var?” Bir ömür, fukara gazetelerde geçti efendiler. Bir tane fotografçi var, maça mi gitsin? Ben adli polis muhabiriyim 1950'de, sanat yazilari yazacagim diye gittim, adliye-polis muhabirisin dediler. Ben öyle basladim gazetecilige. Burnuma kan koktu, ama Istanbul'un bir baska yönünü gördüm. Simdi; “Osman hadi cinayet var.” “Baba maça gidecegim.” Italya'ya gittigimde bir makine aldim, alti yil o makine ile fotograf çektim, ödül de kazandim o fotograflardan. Ondan sonra sergiler açmaya basladim, halkim beni usta fotografçi yapti. Uzun yillar bütün bu Anadolu'nun yanlisliklarini, durumunu getirdim, Ankara'da, Istanbul'da, Izmir'de sergiledim. Yer yerinden oynuyordu. Rahmetli Ismet Pasa bir sergime geldi, Firat'ta çiplak çocuklar çektim, karinlari bu kadar. “Bunlar ne?” dedi. Simdi teyp de var arkadasin elinde, “Pasam, göbek bu.” “Ne göbegi Otyam” “Sitma, sitma.” Nasil fena oldu, “yahu sitmayi biz öldürdük” dedi. “Ne öldürdün Pasam, o canlandi” dedim. Çocuklarin karinlari sis, yanlis beslenme. Bir de eski biçaklar satan bir dükkan fotografi önünde durdu, bu ne dedi. “Pasam, Malatya'da sanayii” dedim. “Sen Malatya'yi böyle mi görüyorsun” dedi. Güzel bir fotografti. Bir de bir gün, arabayla giderken bir sey gördüm; Efendim, bir ev yapmislar, kerpiçten, herhalde yarim teneke kireç ve firçayla bir nakislar yapmis, sürrealist bir resim. Ben ondan fotograf çektim. Pasa geldi, “Bu nedir? anlat bana” dedi. Orak çekice benzetmis... “Bu nedir diyorum sana?” “Ya Pasam, badana yapmis adam iste, bu da buna benziyor”... “Haa, yedi zannetme.”
Efendim o güzel adam, babamin Yemen'den silah arkadasi, Osmanli zamani Yemen... Ne isimiz vardi bizim oralarda? Simdi Afganistan'a gidiyoruz ya... Dedem oraya gitmis, yetmemis, babam, astegmen, mülazim eczaci, vatani kurtarmaya Yemen'e... Yemen nere? Uçakla gittik, on saat uçtuk. Bizimkiler gitmisler. Süleyman Pasa padisah adina geliyor, oralari isgal edecek. Oranin halki, yiyecekler, altinlar, gümüsler getiriyor. 57 kisiyi direge astirmis adam, Osmanli böyle gidip almis orayi. Ondan sonra Imam Yahya 3 bin Türk evladini kesti orada. Pasayi babam tedavi etmis, Miralay Ismet Bey'i. Efendim iste, sitma var, bilmem ne var, ignelerini babam yapiyor... Babam övünür Ismet Pasayi tedavi ettim diye.
1944 yilinin Temmuz ayinda Reisicumhur Ismet Pasa hazretleri Aksaray'a tesrif ettiler. Kaymakam konaginda yemek verilecek, -babam da Allah rahmet eylesin hos adamdi, 130 kilo, sisman- yemekleri annem yapti, konu komsu, ablalarim yardim ediyor falan. Efendim ben ressamim, yagliboyayi çok severim, suböregine bayilirim. Illaki yagli suböregi. Oradan bir börek yürüttüm, biz çocuguz yedirmiyorlar, bir elimde makine. Babam, "Pasam bir börek daha almaz misin?" “Alayim da sana döneyim” dedi, babamin göbegini gösterdi. Ben de oradan bakiyorum, askerlik anilari, bir muhabbet, Yemen'e kadar gittiler. Pasa, “yahu mülazim bu ne hal, sen dal gibi bir zabittin” dedi. Afedersiniz heyecandan ben altima yaptim, babam atiyor diyordum, nerede koca Ismet Pasa babamin arkadasi olacak. Pasa benim eczaci Vasif Beyin oglu oldugumu hiçbir zaman ögrenmedi, söylemedim Pasaya. Ama evladi gibi severdi, en büyük zevki de surami söyle yapar, sikar, gözümden yas gelir, yetmez, “gel kulagina birsey söyleyecegim” der, -ben biliyorum basima gelecegi- takma disiyle hart diye isirirdi. Bir de bilir benim sekerden hazzetmedigimi, eger bir yazima kizdiysa evine çagirir, bir fincan süt, yariya kadar tozseker. O kizmistir, anlardim.
Aci olaylarda flas kullanmam. Bir gün, yedi yurttasimiz sinirda çesitli nedenlerle öldürülmüs, kalkip gittik, Diyarbakir'da Milliyet muhabiri bana bir flas verdi lazim olur diye. Bir eve girdik, öldürülen adamin karisi o gün dogum yapmis. Içeri girdim, inanin içeriyi göremiyorum. Gözüm alisinca, kadinin fotografini flasla çekeyim dedim. Karim gitti, kadinin yaninda çakmagi yakti, ben de makinenin ayarini yaptim, görmeden çektim. Hayatimin en güzel fotograflarindan biri, evvela tavani çekmisim, ondan sonra kadin, bir de tam oturdugu yer, yeni dogan çocugu falan... Bu flastan nefret ederim. Efendim, yalan düzen fotografi asla çekmesin kimse. Dünyada bunun kadar namussuzca bir is yoktur. Hayatim boyunca, namusum, serefim üstüne yemin ediyorum, 76 yasina basacagim, hayatimda bilerek hiç yalan haber yazmadim, düsmanlik olsun diye hiç haber yazmadim. Yanlis istihbarat olmus olabilir, ertesi gün özür dileyerek bunu düzelttim.
Bir kere de mahkemeye gittim. TBMM'nin manevi sahsiyetini tezyif, ne demekse o? Devlet 100 milyon mu ne kazandi, o zaman milyar yoktu. Mebusun, senatörün biri seçilememis, “yollugumu, ödenegimi verin” diye müracaat etmis Senato'ya. Haydaa, “herkes bize de verin” dedi. Ben de “yetim hakkinin kebaptan farki yoktur, ikisi de yenir” falan diye, yazdim, Meclis'e hakaret diye Istanbul Birinci Agir Ceza'ya gittik. Bir kere de ilk gazeteciligimde, Naciye Sultan geldi, Enver Pasa'nin hanimi. Herkes gitti, bizi çektiler Adliye'ye, “Hilafeti getirmek istiyorsunuz degil mi?” Yasakmis meger “Sultan” demek, 26 gazeteci yargilandik. Hakime, “ben Cumhuriyet çocuguyum, ne hilafeti, ben ne bileyim, bunu herkes yaziyor, Naciye Sultan diye, ben de yazdim” dedim.
Kekeme Özer vardi Cumhuriyet'te. Kekeme de adliyede ifade verecek, ölüyoruz gülmekten. Hakim, “tamam Özer, tamam, sen hilafeti getirmek istiyorsun, çik disari” dedi. Adliyeye gittim, aklandim, ben hakli çiktim ve bu is bozuldu. Yani o senatör yüzünden yagmalayamadilar. Yetisemiyorum artik hortum mortum...
Burada, baraj gölünde balik katliami var ve inekler ölüyor, 52 tane. Nerede haberi veren benim arkadasim? Kaç tane daha yeni öldü. Suyu içen hayvan ölüyor, sakin ha içirtmeyin kimseye o suyu.
Benim son isim resimler yapmak ve Atatürk Baraj Gölünü bu felaketten kurtarmak. Belediye ve Yerel Yönetimler Yasasi çiksin, buraya aritma tesisleri yapilsin. Simdi Bütçe Komisyonu'nda bir sayin parlamenterimizin önerisi üzerine, iktidardaki partiler bir milyar lira seçim masrafi aliyorlar. Bu kadar milletvekili var, birine 750 milyon, birine 500 milyon. Milyarlar aliyorlar, böyle bir yasa var, hazine yardimi. Dedim ki, “ey yurtsever parlamenterler, siyasi partilerim, bir kriz içindeyiz, oldu bir sey, basimiza bir felaket geldi, siz de fedakarlik edin, bu hazine yardiminin yarisini hazineye verin.” Simdi bekliyorum verecekler mi, vermeyecekler mi? Yani ben emekli olduktan sonra böyle lüzumsuz islerle ugrasiyorum.
Evet buralari çok seviyorum, geldikçe de hüzünleniyorum. Sayin Valime söyledim, 48 yil evvel Mardin'e geldigimde boncuk gibi bir kentti burasi, her tarafi nakis. Simdi her taraf apartmanlarla dolmus. Ne kadar dozer varsa gelecek, Mardin'in etrafini yikip temizleyecekler. Ama simdi sayin Valimizin çalismalari ile Mardin'in güzelligi muhafaza edilsin, çünkü böyle bir tarihi sehir yapilmaz. Yapilan binalari görüyoruz.
Sanliurfa... Ben Sanliurfa sevdalisiyim, inanin iki ayda bir gitmezsem isim rastgitmez. Ben simdi orayi bosladim, Sanliurfa yükünü aldi; mafya orada, hirsizlik orada, Amerikali orada, Japon orada, Fransiz orada, Israilli orada. Harran Ovasini kapmislar, ben ne ugrasayim orada. Hayvanlar yetistiriliyor, peynirler yapiliyor, onu da yiyecegiz herhalde, bilmem kaç binlerde kilosu. Benim GAP'im gitti.
Köylüler de arasira baslik parasini arttiriyorlar, 5 milyar baslik parasi 7 milyara çikmis simdi. Renkli pamuk yetistiriyorlar. Ben ne ugrasayim, benim yerim simdi Adiyaman. Artik hepsi Urfa'da, okullar, Ibrahim Tatlises, müezzinler... Komsudan gelirmis gibi gelir ezan sesi. Ben orada ruhani bir sekilde ezan dinlerdim, ruhum yikanirdi. Geçenlerde kütüphanenin açilisina gittik, kardesim, 72 camiden bir takim adamlar bagiriyor; yetmemis, bir de hoparlör koymuslar. Televizyona çagirdilar, canli yayina, sorayim dedim. Yani bir müezzin bu kadar bagirarak ezan okuyunca insan daha mi müslüman olacak, daha mi çok adam geliyor camiye? Kulak bu yahu... Simdi Diyanet Isleri de bunu önlemeye çalisiyor. Urfa'da sevilecek sadece birkaç tane dostum kaldi. Onlarda ölünce, Urfa'yi Urfalilara verecegim. Fakat bir güzel is var, eski Urfa SIT alani ilan edildi.
Otobüsle geliyorum, karsidan bir dag göründü. Yahu bu dag yoktu, ben buraya gelir giderim, bu dag nereden çikti? O, kanalin borularinin geçtigi yerin hafriyatiymis, dag olmus. Simdi kanallar bitti, kanalet bitmedi. Sonra o kadar uzadi ki, millet aldi, köyüne götürdü, keçilere, hayvanlara, koyunlara yalak yaptilar, yemlik yaptilar. Bunlar düzeliyor. Allah versin, Sanliurfa daha güzel olsun, yeni Ibrahim Tatlises'ler çiksin, ikinci sayfalara geçsinler.
Bakin Gazipasa'ya birsey demiyorum. Çünkü Gazipasalilar daglardan su getirecekler, zengin çünkü Gazipasa... Çünkü hiyar yetistiriyorlar, gece veriyorlar hormonu, bu kadar oluyor ve siz yiyorsunuz onu. Onun için, buradaki baraj gölünden su içen insanlarimiza kiymayalim. Herkes, profesörü, valisi, Genel Müdürü, Nazmi basta olmak üzere, bir kampanya mi açilir, ne yapilir, birseyler yapalim. Halkimiza karsi su kadar borcumuz varsa, onu eda edelim. Bu ihtiyari dinlediginiz için hepinize çok tesekkür ederim. Sagolun.
Geri