![]() |
|||||||||||
|
Jêhat Bêrtî/MHA Aksam günesin batisini izledikten sonra yükselen hilale siktigimiz izli mermileri baskin isareti sanan Rubarok ve Mavan karakollarindaki askerler tüm gece korku içinde uyuyamamislar. Zirveye çikar çikmaz bir dakika kadar suren tarama sesiyle o yöne bakiyoruz. “Arkadaslar...” diyorum. “Adamlar korkudan gece boyunca uyuyamamislar. Bize misilleme yapiyorlar.” Herkes bir kahkaha atiyor. Safak atmak üzere... “Iste...” diyorum. “Dagin anlatilamayacak bir sahnesi.” Heval Rojhat, çikar çikmaz kles`in tetigine dokunuyor. Izli mermiler sönmeye baslayan yildizlarin yerini doldurmak istercesine gri gökyüzünde kayboluyor. Ve manzaranin seyrine daliyoruz. Gün dogumu yönünde; Sekif, Çixeter ve bütün heybetiyle Helgurt Dagi belirmeye basliyor. Biraz kuzeye donuyorum. Karker silsilesi, Goste tamamlarcasina görünmeye basliyor. Yavas yavas kuzey batiya donuyorum. Çarçela, Cilo, Govende, Tepe Xwede, Barzan silsilesi, Sirin Dagi ve uzaktan Karox, Kure Jaro ve Gare Daglari yavas yavas seçilmeye basliyor. Gün batiminda Çarçela`ya bakinca, ‘Yüzüklerin Efendisi' filmindeki, fantastik bir sahneden bahsetmistim. Gerilla Ömer gülümsüyor. “Acaba...” diyor. “Bu manzaranin insanda yarattigi duygulari hangi fantezinin tatmini insanda yaratabilir.” Galiba, dag tutkusunun bu kadar güçlü olmasinin nedenlerinden biri de, bilinç altimizin en derin kuytularinda sifrelenmis olan en güçlü fantezileri harekete geçiren çagrisimlardan kaynaklaniyor. Dag, zamanin ve mekanin anlamsizlastigi yada daha dogrusu asilip anlam kazandigi bir sihre sahip. Her dag manzarasini izledigimde, içimde beliren burukluk bir hüzün dalgasi olarak gelip bogazima takiliyor. Kirk yillik rüyasi dag olan Baskan APO`yu hatirliyorum. Ve galiba, “O`nu anlamak için dagi anlamak gerekiyor.” diye düsünüyorum. Kaç bin yildir acaba insanlar çikip bu manzarayi buradan izliyor, ve daha kaç bin bu manzara hiç degismeden kalacak? Dag, binlerce yildir kendisinde yasananlari hiç bozmadan bugüne tasimis. Bugün yasadigimiz duygulari acaba kaç bin yil sonra kim ve hangi boyutta hissedecek? “Sadece insanin aklini anlamak yetmiyor; doganin da, toplumun da bir akli var.” diyordu dag tutkunu. O`nu biraz anliyorum. Hüznün yerini biraz da olsa huzur aliyor. O`nun gözüyle bakmaya çalisiyorum. O`nu düsünüyorum. Dizlerim beni tasiyamayacak diye korkuyorum. Yanimdaki tasa çöküyorum. Oturdugum yerden daglari seyre devam ediyorum. Bu arada Sekif daginin arkasindan ufuk kizillasmaya basliyor. Her sey renk degistirmeye basliyor. Hiç bir seyin rengi yok aslinda. Günes her seye renk kazandiriyor. Günesin rengi degistikçe her seyin rengi degisiyor. Gunes varsa renk var. Günes yoksa hiç bir seyin rengi yok. Günes, Sekif`in arkasindan kipkizil bir küre olarak yükselirken, küçücük bir bulut gelip önünde duruyor. Heval Rojhat, kameranin objektifinden bu manzarayi çekiyor. Ben de, elimdeki dijital fotograf makinesinden ayni sahneyi kaydetmeye çalisiyorum. Heval Rojhat, buluta bakiyor. “Çok güzel. Bir palmiye agacina benziyor.” diyor. Palmiye agaci, dogan günes aklima nerden gelip takildigini bilmiyorum ama denizi hatirlatiyor. Deniz, bir adayi... Ada, kor bir hücreyi... Hücre, dagi... Dag, günesi. Dag ve günes... anliyorum. Dag mana kazandiriyordu her seye oysa daga da manayi veren GUNES idi. Evdal Kuvi`nin dört bir tarafi uçurum. `Uçurumlarin kenarindan kanatlanmak` geliyor aklima. Beritan`i ve Berti`yi hatirliyorum. Ve günese bakiyorum. Mana, budur. Anlam gücünü asla yitirmemek gerektiginden bahsediyordu. Günese bakiyorum. Daglara bakiyorum. Uçurumlara... Beritan, Berti, dag ve Günes... aklima yarasalar geliyor. Karanliklar. Simdi hiç biri yok. Sadece, dag ve günes. Karanliklar, günesin yitirildigi zamanlarin bir yalanidir. Günes, hep var olacak. Yarasalar ise her gece, “Zamanimiz geldi.” diye kendini kandirmaya devam edecek. Içimdeki huzur giderek bir coskuya dönüsüyor. Ama hemen kendime kiziyorum. “Günes , geceyi bekleyen yarasalari unutturmamali.” diyorum kendi kendime. Üzerinde oturdugum tasin hemen altindan bir ugur böcegi yavas yavas günese dogru hareket etmeye basliyor. Çevreme bakiyorum her yerden ugur böcekleri günesin dogdugu yöne dogru harekete geçiyor. Sasiriyorum. “Bu ugur böcekleri nereden çikti.” diyorum Heval Rojhat`a. Ama heval Renas cevap veriyor. “Biz baharda da gelmistik. O zaman kar vardi. Nereden geldi bilmiyorum ama o zaman da günesin dogusuyla neredeyse karin üstü ugur böcekleriyle kipkirmizi olmustu.” diyor ve ayagiyla önündeki tasi yavasça deviriyor. Altinda onlarca ugur böcegi çikiyor. “Gece soguk oldugu için hepsi taslarin altinda saklaniyor. Sabah günesiyle beraber hepsi günesin önüne çikiyorlar.” diyor. “Bunlarda bizim köyün kalolari gibi berberoju seviyorlar. O yüzden berberoja en yakin yer olan zirvelere çikiyorlar.” Kelime oyunlarina gülüyorum. Çok hosuma gidiyor çünkü Kürtçe`de kalo, hem ihtiyar anlaminda kullaniliyor hem de ugur böceklerine ‘kalo' deniliyor. Artik günes saridan beyaza dönüsüyor. Günese bakamiyoruz. Gunes, rengini yitiriyor. Daha dogrusu günesin beyazligi içerisinde gizli olan bütün renkler yansimalarini daglarda buluyorlar. Biraz önce gri birer siluet olan daglar bin bir renge bürünüyor. Desta Heyate`den gecen Haci Beg suyu günesin isiklariyla yakamozlanarak Kure Jaro taraflarina usul usul akiyor. Haci Beg suyu bana pirlanta bir gerdanlik gibi geliyor. Heval Rojhat, “O pirlantadan çok dikenli bir tel...” diyor. Çünkü, kuzey ve güney Kürdistan arasindaki yapay sinir çizgisini de belirliyor Haci Beg suyu. “Bos ver!” diyorum. “O sinir sadece siyasi haritalarda var. Bak, Haci Beg hiç de dikenli tel degil. O, Avasin`e dogru akiyor.” Avasin tutkumu bilen Heval Rojhat, “Ooox...” diyor. “Sen de simdi oraya dogru akabilseydim diye düsünüyorsun degil mi?” diyor bir kahkahayla. Heval Ömer, “Inelim!”diyor.Devam edecek Geri |
|
||||||||||